Türkiye ekonomisinde enflasyonla mücadele, büyüme beklentileri, faiz politikası ve vatandaşın alım
gücü tartışılırken kamu maliyesinden gelen son rakamlar dikkatle değerlendirilmesi gereken bir
tabloyu ortaya koyuyor. Hazine ve Maliye Bakanlığının açıkladığı Eylül 2026 merkezi yönetim bütçe
gerçekleşmelerine göre, bütçe bir ayda 532 milyar 242 milyon lira açık verdi. Böylece yılın en yüksek
aylık bütçe açığı kaydedildi. Ağustos ayında 12,9 milyar liralık fazla verilmiş olması, eylül ayındaki sert
değişimi daha da dikkat çekici hale getiriyor.
Eylül ayında bütçe gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 22,7 artarak 1 trilyon 253,1 milyar liraya
yükselirken bütçe giderleri yüzde 34,1 artışla 1 trilyon 785,4 milyar liraya ulaştı. Buradaki temel
sorun, harcamaların gelirlerden daha hızlı artmasıdır. Gelir ve giderler arasındaki farkın büyümesi,
bütçe dengesinin sürdürülebilirliği açısından önemli bir uyarı niteliği taşıyor.
Yılın ilk dokuz aylık dönemine bakıldığında da tablo daha net görülüyor. Ocak-eylül döneminde bütçe
gelirleri yüzde 34,5 artarak 12 trilyon 107,8 milyar liraya, giderler ise yüzde 36,4 yükselerek 13 trilyon
948,1 milyar liraya çıktı. Böylece dokuz aylık bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar liraya ulaştı. Başka bir
ifadeyle, kamu gelirleri nominal olarak önemli ölçüde artmasına rağmen harcamalardaki yükseliş
bütçe dengesini olumsuz etkiliyor.
Burada altını çizmek gerekir ki, gelir ve giderlerdeki nominal artışları değerlendirirken enflasyonun
etkisini göz ardı etmemek gerekiyor. Kamu gelirlerinin artması tek başına mali disiplinin güçlendiğini
göstermediği gibi harcamalardaki yükselişin ne kadarının fiyat artışlarından ne kadarının gerçek
harcama genişlemesinden kaynaklandığı da önem taşıyor. Bu nedenle bütçe rakamlarının yalnızca
büyüklüklerine değil, harcamaların bileşimine ve gelirlerin niteliğine de bakılmalı.
Vergi gelirleri artıyor, ancak harcamaları karşılamakta zorlanıyor
Eylül ayında vergi gelirleri yaklaşık 1 trilyon 74,1 milyar lira olarak gerçekleşti ve geçen yılın aynı ayına
göre yüzde 21,8 arttı. Ancak aynı dönemde toplam bütçe giderlerinin yüzde 34,1 yükselmesi, gelir
artışının harcamalardaki genişlemeyi karşılamaya yetmediğini gösteriyor. Üstelik vergi gelirlerinin
önemli bölümünün tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerden sağlanması, ekonomik ve sosyal
açıdan ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.
Dolaylı vergiler, gelir düzeyi farklı olan vatandaşların aynı mal ve hizmeti satın alırken benzer
oranlarda vergi ödemesine yol açabiliyor. Bu durum, özellikle gelirinin büyük bölümünü gıda, enerji,
ulaşım ve barınma gibi zorunlu ihtiyaçlara ayıran dar ve sabit gelirli kesimler üzerinde daha ağır
hissediliyor. Bütçe gelirlerini artırmak elbette devletin temel ihtiyaçlarından biridir; ancak bu hedefin
gelir dağılımını bozmayacak ve tüketim üzerindeki baskıyı gereksiz yere artırmayacak bir vergi
politikasıyla desteklenmesi gerekir.
Bütçenin harcama tarafında da önceliklerin yeniden değerlendirilmesi önem taşıyor. Personel
giderleri, sosyal güvenlik ödemeleri, cari transferler, kamu hizmetleri ve faiz giderleri birbirinden
farklı ekonomik işlevlere sahip. Bu kalemlerin tamamını aynı yöntemle kısmak doğru olmayacağı gibi,
verimlilik değerlendirmesi yapılmadan harcamaları artırmak da kaynakların etkin kullanımını
engelleyebilir. Özellikle kamu alımlarında tasarruf, şeffaflık ve performans ölçümü daha fazla önem
kazanıyor.
Eylül ayındaki faiz dışı denge de dikkat çekici. Faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 522,4 milyar liraya
ulaşırken faiz dışı açık 269,2 milyar lira oldu. Faiz dışı denge, devletin faiz ödemeleri dışındaki gelir ve
giderleri arasındaki ilişkiyi gösterdiği için mali politikanın temel göstergelerinden biridir. Bu alanda
açık verilmesi, yalnızca borçlanma maliyetlerinin değil, kamu harcamalarının genel yapısının da bütçe
üzerinde baskı oluşturduğunu ortaya koyuyor.
Bununla birlikte, tek bir aylık veriden hareketle yılın tamamına ilişkin kesin bir sonuca ulaşmak doğru
değildir. Vergi tahsilatlarının takvimi, kurumlar vergisi ödemeleri, ekonomik faaliyetlerdeki değişim ve
bazı harcamaların belirli aylarda yoğunlaşması bütçe dengesinde önemli farklılıklar yaratabilir. Ancak
dokuz aylık toplam açığın 1,84 trilyon lirayı aşması, gelişmelerin geçici dalgalanma olarak
görülmemesi gerektiğini düşündürüyor.
Bütçe açığının vatandaş ve ekonomi üzerindeki etkisi
Bütçe açığı, kamu harcamalarının gelirleri aşması anlamına geliyor. Bu farkın finansmanı için
borçlanmaya başvurulması, ekonomik koşullara bağlı olarak faiz giderlerini artırabilir. Devletin
finansman ihtiyacının yükselmesi, piyasa faizleri ve kredi koşulları üzerinde baskı yaratma potansiyeli
taşır. Bu etkinin boyutu; para politikası, bankacılık sistemindeki likidite, tasarrufların düzeyi ve
yatırımcıların beklentileri gibi birçok etkene bağlıdır.
Özel sektör açısından yüksek finansman ihtiyacı, krediye erişim maliyetleri ve yatırım kararları
bakımından önemlidir. İşletmelerin daha pahalı finansmanla karşılaşması, yeni yatırım ve istihdam
kararlarını ertelemelerine yol açabilir. Böyle bir gelişme yaşanması durumunda üretim kapasitesi ve
ekonomik büyüme üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Bunun kaçınılmaz bir sonuç olmadığını,
ancak yakından izlenmesi gereken bir risk olduğunu belirtmek gerekir.
Vatandaş açısından ise bütçe dengesinin önemi, kamu hizmetlerinin devamlılığı ve vergi politikasının
geleceğiyle yakından ilişkilidir. Açığın kontrol altına alınamaması halinde yeni gelir artırıcı önlemler
veya harcama kısıtlamaları gündeme gelebilir. Bu nedenle mali disiplin sağlanırken emeklilerin,
çalışanların, dar gelirli ailelerin ve üretim yapan işletmelerin üzerindeki yükün dikkatle gözetilmesi
gerekir.
Çözüm yalnızca harcamaları kısmak değil, bütçenin niteliğini güçlendirmektir
Türkiye'nin ihtiyacı, kamu harcamalarını gelişigüzel azaltmak değil, her harcamanın ekonomik ve
toplumsal getirisini ölçen bir bütçe anlayışını yerleştirmektir. Verimsiz harcamaların azaltılması, kamu
ihalelerinde rekabetin güçlendirilmesi, kayıt dışılıkla mücadele, vergi tabanının genişletilmesi ve
istisnaların düzenli biçimde gözden geçirilmesi bu sürecin temel adımları olmalıdır.
Ayrıca üretimi, ihracatı, teknolojik dönüşümü ve istihdamı destekleyen yatırımlar korunmalı; kısa
vadeli tasarruf adına uzun vadeli büyüme potansiyelini zayıflatacak kararlar alınmamalıdır. Mali
disiplin ile sosyal adalet birbirinin alternatifi değildir. Doğru planlama yapıldığında ikisi aynı politikanın
tamamlayıcı unsurları olabilir.
Sonuç olarak, Eylül 2026 bütçe açığı Türkiye ekonomisinin önündeki mali disiplin sınavını yeniden
gündeme taşıyor. Gelirlerin artması olumlu olmakla birlikte, harcamaların daha hızlı yükselmesi ve
dokuz aylık açığın 1,84 trilyon lirayı aşması dikkat gerektiriyor. Bundan sonraki dönemde belirleyici
olan, bütçe açığının yalnızca nasıl finanse edileceği değil, hangi politikalarla kalıcı biçimde kontrol
altına alınacağıdır. Sağlam kamu maliyesi; öngörülebilir ekonomi politikası, sürdürülebilir büyüme,
adil vergi sistemi ve vatandaşın refahını gözeten harcama tercihleriyle mümkündür.