Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

BÜYÜMENİN NİTELİĞİNDEN SÖZ EDERKEN ÇEVREYİ GÖRMEZDEN GELEMEYİZ

Paylaş:
N
Ekonomi büyüyor denildiğinde çoğu insanın aklına fabrikaların daha fazla üretmesi,
şirketlerin daha çok satış yapması ve ülkenin gelirinin artması gelir. Gerçekten de ekonomik
büyüme, bir ülkenin gelişmesi için önemli bir göstergedir. Ancak artık yalnızca büyümenin
miktarına bakmak yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur: Bu büyüme doğaya
zarar vererek mi gerçekleşiyor, yoksa gelecek nesilleri de düşünerek mi ilerliyor?
Çünkü büyümenin niteliğinden söz ederken çevresel sürdürülebilirliği dışarıda bırakmak,
büyük bir resmi eksik görmek anlamına gelir.
Geçmişte birçok ülke hızlı büyümeyi tek hedef olarak belirledi. Daha fazla fabrika kuruldu,
daha çok kömür yakıldı, ormanlar kesildi, akarsular kirletildi. Üretim arttı ama bunun bedelini
doğa ödedi. Bugün ise bu yanlışların sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Kuraklıklar artıyor,
seller çoğalıyor, orman yangınları daha sık görülüyor. Hava kirliliği birçok şehirde ciddi bir
sağlık sorunu haline geliyor.
Aslında çevreye verilen zarar sadece doğayı ilgilendirmiyor. Bu zarar doğrudan insanların
cebini de etkiliyor.
Örneğin kuraklık nedeniyle tarım ürünleri azalıyor. Ürün azaldıkça fiyatlar yükseliyor.
Vatandaş pazarda daha pahalı sebze ve meyve almak zorunda kalıyor. Su kaynakları
azaldığında sanayi üretimi de zorlaşıyor. Enerji maliyetleri yükseliyor. Sonuçta hem üretici
hem tüketici zarar görüyor.
Demek ki çevreyi korumak sadece doğaseverlerin işi değildir. Çevreyi korumak aynı zamanda
güçlü bir ekonomi kurmanın da temel şartlarından biridir.
Bugün dünyada yatırımcılar artık sadece şirketlerin ne kadar kazandığına bakmıyor.
Şirketlerin çevreye ne kadar zarar verdiğini, enerji kaynaklarını nasıl kullandığını ve karbon
salımını da inceliyor. Çünkü çevreyi önemsemeyen işletmeler gelecekte daha büyük
maliyetlerle karşılaşabiliyor.
Aynı durum ülkeler için de geçerlidir.
İklim değişikliğiyle mücadelede geri kalan ülkeler, uluslararası ticarette çeşitli engellerle
karşılaşabiliyor. Özellikle ihracat yapan firmalar çevre standartlarını yerine getiremezse
ürünlerini bazı pazarlara satmakta zorlanabiliyor. Bu nedenle çevre politikaları artık yalnızca
çevrecilerin gündemi değil, ekonominin de önemli bir konusu haline geldi.
Yeşil dönüşüm olarak adlandırılan süreç tam da bu noktada önem kazanıyor.
Yeşil dönüşüm, üretim yaparken daha az enerji kullanmak, yenilenebilir enerjiye yönelmek,
atıkları azaltmak ve doğal kaynakları korumak anlamına geliyor. İlk bakışta bu yatırımlar
pahalı gibi görünebilir. Ancak uzun vadede hem enerji tasarrufu sağlıyor hem de işletmelerin
rekabet gücünü artırıyor.
 
Örneğin çatısına güneş paneli kuran bir fabrikanın başlangıçta önemli bir yatırım yapması
gerekebilir. Fakat birkaç yıl sonra elektrik giderleri azalıyor. Böylece hem çevre korunuyor
hem de üretim maliyetleri düşüyor.
Benzer şekilde geri dönüşüm sistemlerini geliştiren işletmeler daha az ham madde kullanıyor.
Bu da hem doğayı koruyor hem de israfı önlüyor.
Vatandaş açısından bakıldığında da çevre dostu uygulamalar hayatı kolaylaştırıyor. Enerji
tasarruflu binalar daha düşük faturalar anlamına geliyor. Temiz hava, daha sağlıklı yaşam
demek oluyor. Temiz su kaynakları ise gelecek kuşakların en önemli güvencesini oluşturuyor.
Çocuklarımızın yaşayacağı dünyanın bugünden daha kötü olmaması için ekonomik kararlar
alınırken çevre mutlaka hesaba katılmalıdır.
Eskiden ekonomik büyüme ile çevre koruma birbirine zıt iki hedef gibi görülüyordu. Oysa
bugün bunun doğru olmadığı anlaşılıyor. Doğayı koruyan ekonomiler aynı zamanda daha
dayanıklı hale geliyor. Çünkü doğal kaynaklarını tüketmeyen ülkeler gelecekte üretim
yapmaya devam edebiliyor.
Aksi durumda ise kısa vadeli kazançlar uzun vadeli kayıplara dönüşüyor.
Bir ormanın kesilmesi belki birkaç yıl ekonomik gelir sağlayabilir. Ancak o ormanın sağladığı
temiz hava, su dengesi, tarımsal verim ve turizm gelirleri kaybedildiğinde zarar çok daha
büyük oluyor.
Denizlerin kirlenmesi balıkçılığı olumsuz etkiliyor. Verimli tarım arazilerinin betonlaşması gıda
üretimini azaltıyor. Yer altı sularının bilinçsiz kullanılması ise gelecek yıllarda su sıkıntısını
artırıyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki çevreyi korumak aslında ekonomik geleceği korumaktır.
Devletlerin hazırladığı kalkınma planlarında çevre yatırımlarına daha fazla yer verilmesi
büyük önem taşıyor. Belediyelerin yeşil alanları artırması, toplu taşımayı geliştirmesi ve atık
yönetimini güçlendirmesi şehirlerin yaşam kalitesini yükseltiyor. Sanayicilerin temiz üretim
teknolojilerine yönelmesi ise hem ihracatı destekliyor hem de çevresel zararları azaltıyor.
Vatandaşların da bu süreçte önemli sorumlulukları bulunuyor. Enerjiyi tasarruflu kullanmak,
geri dönüşüme katkı sağlamak, suyu israf etmemek ve doğaya sahip çıkmak küçük gibi
görünen ama büyük sonuçlar doğuran davranışlardır.
Sonuç olarak ekonomik büyüme elbette gereklidir. İş imkânlarının artması, gelirlerin
yükselmesi ve refahın gelişmesi herkesin ortak beklentisidir. Ancak bu büyümenin doğayı
tüketerek gerçekleşmesi sürdürülebilir değildir. Gerçek başarı hem ekonomiyi büyüten hem
de çevreyi koruyan bir kalkınma modelini hayata geçirebilmektir.
Unutulmamalıdır ki temiz hava, verimli toprak, sağlıklı su kaynakları ve dengeli bir iklim
yalnızca çevrenin değil, ekonominin de en değerli sermayesidir. Bugünün kazancı uğruna
 
yarının yaşam koşullarını tehlikeye atmak hiçbir ülkeye uzun vadede fayda sağlamaz. Gerçek
kalkınma; insanı, ekonomiyi ve doğayı birlikte koruyabildiğimiz zaman mümkün olacaktır.
Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı